3 Nisan 2012 Salı

Ben Hiç Sevmem Gönlümün Hiddetini


Ben sadece bir "arayacağım seni yarın" demenin gereğini bekledim.
Seni zor duruma düşürecek kadar haysiyetsiz, şahsiyetsiz değilim...
Ama görüyorum ki; bildiğin fikirlerimin, daha da ötesi duygularımın
ben esiri olamamışken sen olmuşsun.

Ey benim için henüz ufukta küçük bir belirti iken bile gönlüme ışık salan, yüreğimin bağını çözen mukaddes kadın!
Su mevsim bahar olmuş; güller, laleler bitmiş ama ben bilmem mi senin bu garip gönül toprağında bitmeyeceğini?

Ben bilirim bilmesine de sen bilmez imişsin.
Bilmezsin de beni acıklı bir hale kendi dilinle düşürmeye de gönlün nasıl el verir? İşte bunu da ben anlayamam...

Bana şefkatle eğildiğini düşünen sana merhamet hissi ile yaklaşırdım sadece ben...
Merhametim de sevgimden kaynaklıdır... Sevgim de evel Allah haddini bilir...

Bir daha böylesi bir şeyle itham edersen beni; bilesin ki sen beni kaybedersin, ben de seni!
Rüzgara biner, kurak ve çorak yerlere yağmur olur yağarım ama senin gönlün ölse dahi, bir damla suyu esirgerim senden...

Beni çok hiddetlendirdin... Ve ben hiç sevmem gönlümün hiddetini!

http://twitter.com/zekaikiran

2 Nisan 2012 Pazartesi

Yetenek Yönetimi Sistemi Olarak 4+4+4


Ülkelerin ekonomik ve sosyal gelişmişlik düzeylerini belirleyen etmenlerin başında eğitim sistemlerinin kaliteli, toplumun yapısı ve ihtiyaçlarına uygun ve çağın gerektirdiği niteliklerle uyumlu olması gelmektedir. Ekonominin rekabet gücü, üretkenliği ve verimliliği, sosyal dokunun sağlamlığı, kültür-sanat alanının canlılık ve zenginliği eğitim sisteminin kalitesiyle doğrudan bağlantılıdır. Bunlardan da önemlisi, toplumsal düzenin adaleti, eğitimde fırsat eşitliğinin ne ölçüde sağlandığına göre şekillenmektedir. Dolayısıyla, eğitim sistemleri üzerinde reform niteliğinde düzenlemeler yapan ülkeler, sadece belli bir zaman diliminde belli bir kesimi ilgilendiren bir karar vermemekte, bir anlamda bütün toplumsal gelişim alanlarındaki mukadderatlarını da tayin etmektedirler.

Eğitim sistemlerinin kalitesini belirleyen hususların başında, okul öncesinden ilk ve orta öğretimin bitimine kadar geçen sürenin yaş grupları, okul aşamaları ve müfredat yapısı açısından sağlıklı planlanması gelmektedir. Öğrencinin yaş grupları itibarıyla gelişim özellikleri ve ihtiyaçları ile uyumlu olmayan bir ilk ve ortaöğrenim yapısı, kaliteli araçlar, nitelikli insan gücü ve yüksek bütçelerle desteklense dahi umulan sonuçları veremeyecektir. Bu noktada, özellikle temel öğretim aşamasının doğru kurgulanması büyük önem taşımaktadır.

Öğrencinin okuma-yazma ile sayısal düşünme ve çözüm yetenekleri açısından ilk adımları attığı, toplumsal hayata ilişkin bilgileri ana hatlarıyla kavradığı, ailesi, milleti ve ülkesine karşı temel değerleri özümsediği, çeşitli alanlardaki bilgisini oluşturmaya başladığı bu dönem, esasında öğrenim hayatının başarısının anahtarıdır.
Çağdaş ve gelişmiş ülkelerin eğitim alanındaki deneyim ve uygulamaları incelendiğinde, ülkemizde olduğu gibi 6 yaşından 14 yaşına kadar geçen temel eğitim sürecini tek bir aşamada düzenlemek yerine, öğrencilerin yaş grupları ve fiziksel özellikleri temelinde bir kademelendirmenin tercih edildiği görülmektedir.

ABD’de eyaletler arasında farklı uygulamalar mevcut olmakla birlikte genel olarak eğitim ilkokul, ortaokul-lise olmak üzere 3 ayrı düzeyde yapılandırılmakta ve bu düzeyler de kendi içlerinde alt gruplara ayrılmaktadır. Öğrencilerin yaş gruplarına göre 4-6 yaşları arasında okul öncesi (preschool) eğitimle başlayan süreçte, 10-11 yaş grubunda ilköğretimin (elementary) tamamlanması, 11-14 yaş gruplarında ortaokul (middleschool) ve lise-öncesi (junior high school) aşamalarının geçilmesi, 15-18 yaşları arasında da 4 yıllık lise (high school) döneminin bitirilmesi öngörülmektedir.

İngiltere’de yine yaş gruplarına göre bir kademelendirme uygulanmakta, 5-18 yaşları arasındaki zorunlu eğitim süreci, 5-6 yaşlarında anaokulu (infant), 7-10 yaşlarında ilkokul (junior), 11-13 ve 14- 15 yaşlarında iki ayrı alt grupta ortaokul (secondary) ve nihayet 16-18 arasında lise (college) dönemlerinden oluşmaktadır.
Fransa’da 6-11 yaşları arasında ilkokul, 11-15 yaşları arasında ortaokul ve 15-18 yaşları arasında lise eğitimi verilirken, Almanya’da 6/7-11/12 yaşları arasında ilkokul, 12/13-15/16 yaşları arasında ortaokul ve 16/17-18/19 arasında lise eğitimi uygulanmakta, Japonya’da da eğitim süreci 6 yıllık ilköğretim, 3 yıllık ortaöğretim ve 3 yıllık lise olmak üzere 3 ayrı düzeyde kurgulanmaktadır.

Gelişmiş ülkelerin 6-14 yaşlarını tek bir eğitim kademesinde yapılandırmayı neden tercih etmedikleri, ülkemizin bu noktada yaşadığı sıkıntı ve sorunlara bakılarak kolayca anlaşılabilir. Bilindiği gibi, çocukluk ve ergenlik dönemleri, insanın değer yapısının henüz oturmadığı, temel ahlaki normları ve sosyal davranış kurallarını özümseme aşamasında olduğu, kendi fiziksel ve ruhsal niteliklerini ancak tanımaya başladığı dönemlerdir. Bu bağlamda 6 yaşında henüz okuma-yazma öğrenme aşamasında bulunan ve hayata ilişkin temel kavramların çoğundan habersiz bir “çocuk” ile 13-14 yaşlarında fiziksel ve ruhsal kimliğinin şekillenme aşamasındaki sancıları yaşayan bir ergenlik dönemi öğrencisini aynı “okul ortamı”nda bulundurmanın kaçınılmaz olarak neden olduğu sorunları teşhis etmek gerekmektedir.

Bu kadar geniş bir yaş aralığında bulunan öğrencileri, bahçe, koridor, kantin, okul servisi gibi pek çok ortak yaşam alanını paylaşmak zorunda bırakmak, özellikle küçük yaştaki öğrencilerin ciddi psikososyal bozukluklar yaşamasına zemin hazırlamaktadır. Başarılı ve verimli bir okul hayatı için öğrencinin öncelikle sağlıklı ve huzurlu bir okul ortamına ihtiyaç duyacağı şüphesizdir. Öğrencinin eğitim gördüğü okul, teknolojik imkânları gerektiği gibi öğrencisinin hizmetine sunabilen, dersliklerin aşırı kalabalık olmadığı, ulaşımı kolay, öğrencinin sosyal ve kültürel ihtiyaçlarını karşılayabilecek uygun altyapıya sahip bir fiziki nitelik taşımalıdır.

Bunun da ötesinde öğrencinin gününün büyük bölümünü geçirdiği okul ortamı, sosyal ilişkilerin sağlıklı biçimde kurulup geliştirilebildiği, kişilik gelişimini olumsuz etkileyebilecek etmenlerin sıfırlandığı, güvenlik endişelerinin akla dahi gelmediği, sağlanan arkadaşlık ve dayanışma kültürü içinde öğrencinin hem fiziki hem de ruhî olgunluk aşamalarını huzur içinde geçebildiği bir özelliğe sahip olmalıdır. Bu açıdan düşünüldüğünde, çok geniş bir yaş aralığında olan ve dolayısıyla insan gelişiminin ayrı kategorilerinde bulunan öğrencileri aynı yaşam alanlarında bulunduran bir okul ortamının, bahsedilen özellikleri taşımak şöyle dursun, çocukların sağlıklı gelişimi adına ciddi tehditler içereceği ortadadır.

Böylesine olumsuzluklar içindeki bir “okul ortamında”, hangi teknolojik imkânlar, hangi yüksek kalitede eğitim adamları bulunursa bulunsun sonucun umulanın tam aksi olması kaçınılmazdır. Bu noktada ülkemiz deneyiminde sorunların bunlarla sınırlı kalmadığına; özellikle kırsal kesimde kesintisiz eğitim nedeniyle pek çok köy okulunun işlevsiz kalışına, fizikî şartların yetersizliği nedeniyle yaşanan sorunlara, küçük yaşlardaki öğrencilerin yatılı bölge okullarında ya da taşımalı eğitim için tahsis edilen servislerin kat ettiği uzun mesafelerde çektikleri eziyetlere de dikkat çekmek gerekmektedir. Özellikle kırsal bölgelerdeki ailelerin küçük kızlarını bu şartlardaki eğitime verme konusundaki ciddi şikâyetleri düşünüldüğünde, bu uygulamanın okullaşma ve özellikle de kız çocuklarının eğitimi adına sorunlara kaynaklık ettiği görülmektedir. 

Kesintisiz eğitimin neden olduğu önemli olumsuzlukların bir diğerini ise bu uygulamanın mesleki eğitime vurduğu darbe oluşturmaktadır. Ülkelerin sosyal ve ekonomik kalkınmaları açısından yetişmiş insan gücünün ne denli önemli olduğu bilinmektedir. Sınaî gelişimin lokomotifi, makineler ve enerji girdilerinden önce donanımlı insan unsurudur. Düşünen, tasarlayan, üreten, uygulayan, geliştiren akıl ve eller yeterli sayı ve nitelikte değilse, ekonominin üretkenliğinin yerinde saymayı bile başarması mümkün değildir. Bu noktada, mesleki eğitimin bir ülkenin geleceğini belirleyen alanlardan biri olduğu gerçeği göz ardı edilemeyecek biçimde karşımıza çıkmaktadır. Mesleki eğitim sadece ülkenin genel kalkınma sorunu adına değil ferdin hayata gerekli nitelikleri kazanmış olarak atılması adına da önemlidir. İnsanları, yararlı ve üretken olabilecekleri meslek dallarına küçük yaşlardan itibaren yöneltmek ve onlara bu anlamda gerekli eğitimi vermek, toplumun ve onun örgütlenmiş hâli olan devletin fertlere karşı sorumluluğudur.

Mesleki eğitimden arzu edilen düzeyde yararlanabilmek için, öğrencinin ilgi ve beceri alanlarının küçük yaşlardan itibaren tespit edilerek gerekli yöneltme ve yönlendirmelerin yapılması şarttır. Milli Eğitim Temel Kanununun 6'ncı maddesine göre, fertler, eğitimleri süresince, ilgi ve kabiliyetleri ölçüsünde ve doğrultusunda çeşitli programlara veya okullara yöneltilerek yetiştirilirler ve milli eğitim sistemi her bakımdan bu yöneltmeyi gerçekleştirecek biçimde düzenlenir. Ancak, 14 yaşını bitirene kadar henüz hiçbir meslek dalına yönelik temel ve hazırlayıcı eğitim almamış bir öğrencinin, bu yaştan sonra yapılacak yöneltme ve yönlendirmeler sonucunda alacağı mesleki eğitim arzu edilen kaliteyi sağlamaktan uzak kalacaktır. Böyle bir süreçte yapılacak tercihlerin de bilinçli ve doğru tercihler olmasını beklemek mümkün değildir. Mesleki eğitime ilişkin sistemin içerdiği diğer engellerle birlikte düşünüldüğünde bu yapının gerek Kanunda yer alan anılan hüküm, gerekse çeşitli Milli Eğitim Şûralarında alınan kararlar ile meslekî eğitimin geliştirilmesine ve yaygınlaştırılmasına yönelik belirlenen ilke ve amaçlara hizmet edemeyeceği görülmektedir.

Bir eğitim sistemi, insana kişiliğini ve yeteneklerini doğru biçimde geliştirebileceği alanları açmalı, imkânları sağlamalı ve onu hayata hazırlamalıdır. İlgi alanı ve becerilerine uygun belli bir meslek dalına yöneltilmesi hâlinde kendisi için güzel bir hayat kurabilecek ve hem kendisine ve ailesine hem de ülkesine katkıda bulunabilecek bir öğrenciyi 14 yaşına kadar bir belirsizliğin içinde tutup, ardından da hiçbir temel altyapıyı vermeden, yetersiz, yükseköğrenim safhasına geçişi sınırlı hatta imkânsız, cezbetmekten uzak bir mesleki eğitim tercihiyle karşı karşıya bırakmak; bu olumsuzluğa rağmen yine de mesleki eğitim almayı tercih edecek öğrenciyi de o meslek dalının gerektirdiği temelden ve doğru bir seçim yapmak için gereken rehberlik desteğinden yoksun bırakmak, her şeyden önce o öğrenciye ve sonra da ülkenin genel menfaatine karşı ağır bir ihmali barındırmaktadır.

Diğer taraftan, AB ülkelerinde ortaöğretim içerisinde meslekî eğitim oranının % 60’larda, ülkemizde ise henüz % 44’lerde olduğu göz önünde bulundurulduğunda, ülkemizde mesleki eğitim oranını geliştirecek adımların atılması için zaman kaybedilmemesi gerekmektedir. Mesleki eğitim oranını yükseltmek ve bu eğitimin kalitesini geliştirmek için yapılması gerekenlerin başında, öğrencilerin ilgi ve beceri alanlarını küçük yaşlardan itibaren tespit ederek, onları ortaöğrenim aşamasında başarılı olabilecekleri meslek dallarının temel bilgileriyle donatmak ve bu tercihi cazip, ümit verici, istenildiğinde farklı alanlara dönüştürülebilen ve yükseköğrenim yolu açık bir niteliğe kavuşturmak gelmektedir. Gerek ülkemizin 1997’den bu yana kesintisiz eğitim uygulaması nedeniyle yaşadığı sorunlar gerekse gelişmiş ülkelerin örnek uygulamaları birlikte değerlendirildiğinde, zorunlu eğitim sürecinin öğrencilerin yaş grupları, fiziksel ve ruhsal gelişim özellikleri, ilgi ve becerileri temel alınarak “kademelendirilmiş” ve çeşitli meslek dallarına yönelik eğitimi de içerecek biçimde “çeşitlendirilmiş” bir nitelik kazanması açısından İlköğretim ve Eğitim Kanunu, Milli Eğitim Temel Kanunu ve Mesleki Eğitim Kanununda değişiklik yapılması zorunlu hâle gelmişti.

Bu eksende zorunlu eğitimin öğrencilerin yaş grupları ve bireysel farklılıkları göz önünde bulundurularak 1 yıl okul öncesi eğitim, 4 yıl temel eğitim, 4 yıl yönlendirme ve ortaöğretime hazırlık eğitimi ve 4 yıl ortaöğretim olmak üzere, öğrencilere farklı ortamlarda eğitim almaya fırsat verecek şekilde 13 yıl olarak düzenlenmesi yönündeki kararı doğru buluyorum, destekliyorum.

http://twitter.com/zekaikiran

Twitter

Google+ Followers