10 Aralık 2011 Cumartesi

İnsan Hakları Işığında Çok Kültürlü, Çok Etnikli, Çok Dinli Bir Toplum

10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü. İnsan haklarını doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine hem ülkemizde hem dünyanın her yerinde sorgulamaya devam ediyoruz. Birleşmiş Milletler Meclisi, İnsan Hakları Bildirgesini 10 Aralık 1948 tarihinde kabul etti. Türkiye'de İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'ne kabul oyu verdi. Ben ise konuya bu eksende farklı bir açıyla bakacağım. Zira hem ülkemizde hem de dünyada insan hakları ihlallerinin sonu gelmemektedir.

Tarihteki sayısız örneklerinde görüldüğü gibi toplumsal ve kültürel çeşitliliği, ulusal birlik ve uyum içinde yaşatabilen ülkelerin, her bakımdan tarih sahnesinde öne çıktığını, buna karşılık, değişik korkularla, toplumsal ve kültürel çeşitliliği ortadan kaldırmaya veya baskı altına almaya çalışan ülkelerin ise öncelikle beşeri zenginliklerini yitirdiklerini, bununla beraber ekonomik ve siyasi güç kaybına uğradıklarını hatırlatmakta fayda var.

Korkuyla, baskıyla halkları yönetmek devri de bitmek üzeredir. Devletin yegane varlık sebebinin, halkının meşru arzu, talep ve beklentilerini karşılamak olarak tanımlandığı bir anlayış ortaya çıkmıştır.

İşte modern devlet kavramının özünde de bu anlayış yatmaktadır. İnsanı bireysel ve toplumsal anlamda belirleyici öğesi olarak kabul eden ve özgürlükler alanının güvenlik dengesinde genişletilmesini düstur edinen bir yapı.

Aynı şekilde eşitlikçi, çoğulcu, katılımcı; bir başka deyişle gerçek anlamda demokratik bir sistem içinde hareket edilmesi de modern devletin en temel şart ve özelliklerinden biridir.

Modern devlet, insanoğlunun bir yandan haksızlığı, şiddeti, vahşeti ve güçlünün güçsüze tahakkümünü önlemek, diğer yandan toplumsal adaleti, barışı ve refahı sürdürülebilir kılmakla yükümlüdür.

Dünyamız için daha parlak bir gelecek, çağdaş medeniyetin siyasi projesi olan demokrasinin çok daha fazla sayıda ülke tarafından benimsenmesinde yatmaktadır.

Elbette her ülkeye uyan tek tip bir demokrasi kalıbı bulunmamaktadır. Ancak, insan hakları ve temel hürriyetlere saygı ile hukuku her şeyin üzerinde tutan bir tutumun benimsenmesi, demokrasi ve toplumsal çeşitlilikleri kucaklayan modern devlet olma yolunda atılacak temel adımlardır.

Bu eksende Doğu-Batı ayrımı da artık kalmamıştır. Günümüzde Batı’nın ırkçılık ve yabancı düşmanlığı gibi nükseden hastalıklarını tedavi etmek, Doğu’nun çoğu kez azgelişmişlikten kaynaklanan sorunlarıyla başa çıkmaktan daha çetin bir mücadele gerektirmektedir.

Ayrımcılıktan uzak durmak ve farklılıkları kucaklamak kaçınılmazdır. Kaldı ki kapsayıcılık demokratik toplumun olmazsa olmaz şartıdır. Farklılıklar dışlama, yok sayma ve kültürel bölünmenin bir mazereti değil; tam tersine demokratik zenginliğin bir göstergesi olarak alınmalıdır.

Bugün bu eksende kullanılan diplomasi ve siyaset dili çağımız gelişmelerine, sorunlarına ve açmazlarına cevap vermekte yetersiz kalmakta, hatta bazı durumlarda çatışmayı teşvik etmektedir. Bu dilin yeni, yapıcı, birleştirici, dinamik ve hoşgörülü bir lisanla değiştirilmesi gerekmektedir.

Kullandığımız dil, yapıcı da olabilir, yıkıcı da. Yunus Emre’nin de söylediği gibi; söz vardır savaşı bitirir, söz vardır bir insanının hayatını bitirir.

Tarih boyunca uygarlıkların beşiği olmuş ve yüzyıllar boyunca çok dinli, çok etnikli ve çok kültürlü imparatorluklara ev sahipliği yapmış Türkiye, toplumsal çeşitlilik konusunda engin bir tecrübeye sahiptir. Bu engin tecrübesini hem kendi iç sorunlarında hem de insanlık adına değerlendirebilme becerisini gösterebilmelidir.

Bu temenniyle “İnsan Hakları Gününüzü” kutlarım…

Fotoğraf: Eleanor Roosevelt and United Nations Universal Declaration of Human Rights -1949, Franklin D Roosevelt Library website

http://twitter.com/zekaikiran

5 Aralık 2011 Pazartesi

Taha Akyol'a Mektubum...

Hürriyet Gazetesi'ndeki köşesinde 05.12.2011 tarihinde Taha Akyol, "Senaryo 2014" başlığında bir yazı kaleme almış. Konuyla ilgili yazıyı buradan okuyabilirsiniz.
Ben de kendisine bir yazı yazdım ve gönderdim. Burada sizlerle de paylaşmak istedim. Tarihe de not düşmüş oluruz. Konuyla alakalı fikirlerimi Twitter'da 28 Kasım 2011'de paylaşmıştım takipçilerimle de. İşte Sayın Taha Akyol'a gönderdiğim yazım:

Taha Bey merhaba,

Yazınızı okuyunca bir katkı da ben sağlamak istedim. 28 Kasım’da Türk siyasetinde olası bir gelişmeyi de ben twitter üzerinden takipçilerimle paylaşmıştım. İzninizle o gün paylaştıklarımı tane tane sizinle de paylaşmak istiyorum:

Türkiye'de sağ ve sol siyasette devrim niteliğinde iki değişimin gerçekleşmesini bekliyorum. Biri doğal sürecinde, diğeri ise zorlamayla..

Sağ siyasetteki değişim iki partide gerçekleşecek ve doğal sürecinde olacak. Bu iki siyasi partiden birinde gerçek manada 'devrim' olacak!

Beklendiği üzere sağda adresin biri AK Parti! Bu süreçte iki isim; Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu'na özellikle dikkat etmenizi isterim.

Bu değişim Türk siyasetinde iktidar düzeyinde yeni bir parti modelini de beraberinde getirecek. Lokomotif değişmeyecek, makinist değişecek.

Sanılanın aksine Abdullah Gül geri dönmeyecek. Cumhurbaşkanlığı sonrası bir düşünce merkezi (Clinton Vakfı, Blair İnanç Vakfı vb. gibi) kuracak ve dünya siyasetinde o düzeyde etkisini sürdürecek. (Sanırım Türk siyasetinin en büyük eksiğini bu farkıyla giderecek Sayın Cumhurbaşkanımız)

Erdoğan, köşke çıkacak ve yetkileri arttırılacak ki halkın oylarıyla ilk turda seçilmiş bir isim olarak buna kimse ses de çıkaramayacak. Bu yüzden de teknik yönü kuvvetli yeni Başbakan’ın çok fazla eksiklikleri gözlere görünmeyecek.

Putin-Medvedev modelini bekleyenler hayal kırıklığı yaşayacak. Yerel yönetimler ekolünden gelen Erdoğan sonrası, teknik yönü de olan, hitabeti güçlü liderler dönemi yavaş yavaş başlayacak.

Ahmet Davutoğlu bu anlamda biçilmiş kaftan. Zaten derinden "Davutoğlu Rüyası"nın aşılandığını da biliyorum. AK Parti'de zihinler hazırlanıyor.

Gelelim ikinci devrime..

Esas devrimi MHP'de bekliyorum. Hem de ne devrim! AK Parti ile eş zamanlı olacak. MHP'nin başında 'Demir Bülbül' görmeye hazırlanın derim!

MHP'ye çok oy getirecek bu isim saygın bir hanımefendi! Meral Akşener.

Gelelim sola..

Solda da devrim olacak. Ama alışıldık türden bu. Maalesef 'Kumandan' devrimi değil, 'Kumanda' devrimi! Solda çözüm yine getirmeyecek!

Solun anahtarı ise sağda bir ismin elinde hala! Aklınıza ilk gelen değil merak etmeyin. Aslında sola bu fırsatı 2007'de verdi de o..

Süreçte başlamıştı, yolunda gidiyordu her şey. Lakin 'Kumanda' yine devreye girdi ve solda beklenmeyen bir gelişme yaşandı; Deniz Baykal skandalla gitti!

Solda devrim, 'Kumanda'nın pili bitmediği sürece gerçekleşmeyecek söyleyeyim! Anahtar da hala sağdaki 'Reis'te.

Sola işaret cümlem: ..

'Gülüm ne gezersin dikenler içinde' Anlayan anlayacaktır. 2014'den sonra 'Kumanda'nın pili bitecek, iyi haber bu!

Bütün bu süreci tek şey bozabilir ve ben bunu hiç istemiyorum! Konuyla alakalı diyeceğim; Allah Başbakan'a acil şifalar versin..

Evet, benim siyasi öngörüm de budur. Türkiye’nin geleceği adına da keşke böyle bir hal gerçekleşebilse. Özellikle MHP’deki devrimi çok arzuluyorum.

Sizlerin de aklına sağlık, kalemine kuvvet dilerim.

Selam ve saygılarımla,

NOT: Bu yazımdan herhangi bir partili olduğumu düşünmeyin. Tamamen öngörü.

http://twitter.com/zekaikiran

3 Aralık 2011 Cumartesi

Arap Baharı mı, Arap Kışı mı?

Bu hafta siyaset akademisinde bu sorunun cevabını aradık. Üç önemli konuğu ağırladığımız Siyaset Akademisi-3'ün ikinci haftasında, Dubai Zeyd Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. İbrahim Beyyumi Ganim, Japonya Başbakan Eski Başdanışmanı ve Tokyo Vakfı Başkanı Prof. Yoshiaki Sasaki ve Washington Enstitüsü Türkiye Programı Direktörü Dr. Gönül Tol.
İstanbul Aydın Üniversitesi Türkiye Araştırmaları Merkezi Başkanı Zeynep Banu Dalaman moderatörlüğünde “Kuzey Afrika Devrimleri: Arap Baharı mı, Arap Kışı mı?” sorusunun yanıtı bu üç önemli konukla arandı.
İlk konuşmacı Prof. Ganimi, çok enteresan bir insan. Ahmet Davutoğlu'nun eserlerini çevirmiş ve aynı zamanda iyi bir dostu. Bölgede de saygın bir entelektüel. GANIM konuşmasına Arap gençlerinin siyasi mekanizmada ki konumlarından bahsederek başladı. Son dönemlerde neredeyse tüm dünya gündemini meşgul eden ve tartışmalara konu olan Arap Baharı ve devrimlerinin konuşulduğu oturumda Prof. İbrahim Beyyumi GANIM, Arap gençlerinin siyasi mekanizmada nasıl bir yerde olduklarını, diktatör rejimlerle birlikte bu mekanizmadan nasıl uzaklaştıklarını ve bu devrimlerle neleri değiştirme gayretinde olduklarına değindi. Ardından bu devrimler sonrasında Arap milliyetçileri arasında gelişen görüşlerden bahsetti.
Prof. İbrahim Beyyumi Ganim'in konuşmasının detaylarına buradan ulaşabilirsiniz.
İkinci oturumda ise Prof. Yoshiaki Sasaki ile çok boyutlu bir değerlendirme yaptık konuya. Kendisi gerçek bir Türk dostu ve Türkiye'ye, Türklere çok görev düştüğünü ve üzerimize düşeni yapmamız için çok çalışmamız gerektiğini söyledi. Mesela en çarpıcı söylemi, Türklerin dünyadaki yeni ekonomik sistemi yaratabilme kapasitelerinin olduğu ve bunu tarihsel geçmişlerinde bulabileceklerini söylemesi oldu. Tam da bu söylemin üzerine Pelin Özkan'ın blogunda bir yazısını okudum. Ve oradaki gelecek ön görüleri ile Prof. Sasaki'nin bizden beklentisini örtüştürdüm. Neden olmasın ki? Prof. Sasaki'nin konuşmasına buradan ulaşabilirsiniz.
Akademinin son konuğu ise Amerika'da yaşayan ve genç, değerli bir akademisyen olan Dr. Gönül Tol oldu. Dr. Tol'un ismini ileri zamanda çok duyacağınızı şimdiden söyleyeyim. Umarım kısa bir zamanda Türkiye'ye döner ve bilimsel çalışmalarının yanında Türkiye'de siyaset yapma şansına da erişir. Dr. Gönül Tol, konuşmasına Ortadoğu ülkelerinin ilişkilerindeki tarihi geçmişe değinerek başladı. Ardından özellikle Türkiye’nin bölgedeki konumunu ve bölge devletleri bakımından ne denli önem arz ettiğinden bahsetti. Onun konuşmasına da buradan ulaşabilirsiniz.
Siyaset Akademisi-3'e hala kaydolma şansınız var bu arada. Onu gerçekleştirmek için de buradan alayım sizi.

Twitter

Google+ Followers