Bir önceki yazımda Erdemli Güç İdeali’nin Cumhurbaşkanı Gül
tarafından dile getirilişine ve tanımlamasına yer vermiştim. Bu yazıda benim
gözümden erdemli güç idealinin gerçekliğine ve Türkiye’nin bu ideale
uyumluluğuna değineceğim.
Türkiye özellikle son 10 yıllık zaman dilimi ve beraberinde
dünyanın bizi ilgilendiren, ilgilendirmeyen tüm koşulları ile siyasi ve
ekonomik önemli bir gücü haline geldi. Bu güçlü olma hali, Türkiye’nin cumhuriyet
tarihi boyunca dersine çalışmadığı yerleri net bir biçimde ortaya çıkarırken,
aynı zamanda tarihsel bir birikimin ve jeopolitik koşullarının en büyük güç
faktörü olduğunu da gözler önüne seriyor. Türkiye konumu itibariyle her daim
stratejik bir öneme sahipti. Bu önem bugüne kadar potansiyelini koruyor,
kinetik bir kimliğe bürünemiyordu. Son on yıllık zaman dilimi içerisinde bu
hareketlilik kazandırılmış, aynı zamanda yol alırken eksiklikler de gözle
görülür hale gelmiştir. Krediyi sadece siyasilere vermek de haksızlık olur; iş,
kültür-sanat, spor, stk’lar da aynı çalışkanlık ve kararlılıkla bu sürecin
motor gücü oluyorlar.
Türkiye kimliği itibariyle Müslüman bir ülke ve İslam
dünyasının saygı gören bir modeli. Aynı zamanda Batı’nın da İslam dünyasındaki
kendi değerlerine en yakın bulduğu ülke. Batı ile İslam dünyası arasındaki bir
köprü. Türkiye’nin siyasi liderlerinin çoğunluğu da İslam değerleri ile
büyürken, Batı tecrübesi ile de kendilerini beslemiş kişilerden oluşmaktadır.
Bugün hem yurt içinde hem yurt dışında sadece siyasi kişiler değil, pek çok
alanda bu beslenişin çok sayıda başarılı örneği mevcuttur.
Bütün bu insan kaynağı niteliği ve hedeflenen gayeler ile
Türkiye, büyüyen ekonomisi, etkili sivil toplum gücü, kimliğinin asli
gereklerine odaklanarak daha güçlenen ordusu, iş dünyasının aldığı uluslararası
inisiyatifler ile bir güç olduğunun farkında. Peki, bu güç nasıl bir güç?
Türkiye’yi nereye kadar götürebilecek? Kimler bunun farkında?
Bu güne kadar gelinen noktanın bundan sonra başarılı şekilde
devam ettirilmesinin önemli bir kriteri Türkiye’nin komşularıyla sıkı diyalog
içinde olması ve dünyanın her yanı ile eş zamanlı iletişim halinde kalmasıdır.
Türkiye, bireysel ve toplumsal olarak hayal dünyasının sınırlarını genişletmek,
iletişim alanımızı sadece komşularımızla sınırlandırmamak zorunda. Bütün bu
iletişim ve ilişkilerin temelinde de insani duyguların en temel ilkelerinden
olan doğruluğu, adaleti, iyiliği benimsemeli; bu ilkeler ışığında İslamiyet’in
ahlaki değerlerini de asla ihmal etmemelidir. Türkiye’nin bu süreçte demokratik
bir ülke olmasının gerekliliği olarak adaletsiz, haysiyetsiz ve aşağılayıcı bir
politikayı hiçbir alanda uygulaması mümkün değildir. Bu da Cumhurbaşkanı Gül’ün
işaret ettiği “erdemli güç” olma yoluna sokuyor bizi.
Denilebilir ki aslolan güçtür, onu nasıl elde ettiğinizin
bir önemi yoktur. Ama an’da gücün önemi büyükken zamanda erdem’in önemi ve
değeri daha da artıyor. Türkiye’nin uluslararası sorunlarda güçlü olandan yana
değil, haklı olandan yana tavır alması ve sesini gür çıkarabilmesi bu erdemlilik
ilkesi ile açıklanabilir ancak. Dünyanın da buna ihtiyacı var artık. İçinden
çıkılamaz siyasi, iktisadi meselelerin ve toplumsal uyuşmazlıkların çıkış yolu
işte bu erdemli öğretidir. Türkiye cumhuriyet tarihi boyunca bu özkaynağının
farkında olmadan, sadece Batı hayranlığına girişerek bir akıl tutulması
yaşamıştır. Oysa şimdi; Batının aklını İslamiyet’in kalbi ile yoğurma uyanışını
yaşamaktadır. Bu yetenek ve değer birlikteliğinin farkına varmıştır. Yine
onlardan edindiği birikimleri onlar için kullanma erdemliliğini de gösterme
maharetindedir.
Bu ideali gerçekleştirirken, kendi içindeki sorunları da
gidermelidir. Demokrasisini sağlam temeller üzerine oturtmalıdır. Türkiye daha
nasıl sağlıklı büyür, toplumsal mutluluğa nasıl erişir sorularına cevap vermelidir.
Başta Anayasa olmak üzere siyasi partiler kanunu ve seçim kanununun
değiştirilmesi, eğitim ve yargı reformunun gerçekleşmesi, sanat ve sporda
uluslararası çapta organizasyonların gerçekleştirilmesi, turizmin özkaynaklar
çerçevesinde yeniden ve yerelden ulusala planlanması, yaratıcılığın teşvik
edilmesi, üniversitelerin hem yönetenleri düzeyinde revize edilmesi hem de
düşünen-üreten-gerçekleştiren olma kabiliyetine eriştirilmesi, bilim ve sanayi
de ar-ge çalışmalarının desteğinin arttırılması ve daha da teşvik edilmesi, iç
siyasette düşman yaratma süreçlerinin sonunun getirilmesi ve terör sorununun
ortadan kaldırılması, vergi adaletinin sağlanması, askeri alanda yumuşak güç ve
akıllı gücün sentezi yapılarak yeni stratejiler geliştirilmesi olmazsa
olmazımızdır.
Küresel de stratejik dengeler yer değiştirirken bizim iç
meseleler yüzünden bu süreçte çırak kalmamız kabul edilemezdir. Türkiye’nin bu
yeni güç konseptini ( erdemli güç ) ivedi benimsemesi gerekmektedir. Türkiye’de
hemen herkese ilk değişmesi gereken şey sorulduğunda alınan ilk cevap olan ‘zihniyet
değişimi’nin de mutlaka gerçekleşmesi gerekiyor. Türkiye’nin artık hiçbir şeyi
uzaktan izlemesi mümkün değildir. Bölgesinde ve uluslararası tüm alanda sadece
siyasi ve askeri seçenekler arasında sıkışmış bir Türkiye olmaktan çıkmalı, gelir
farklılıklarını azaltacak işbirliği mekanizmalarının da öncüsü olmalıdır. Tüm dünyanın
barış ve refah içinde yaşamasının gerekliliği siyasi, askeri, ekonomik
entegrasyon ve işbirliği mekanizmasının hayata geçirilmesi ile mümkündür.
Statükoyu korumaya çalışanlar dünyanın yol aldığı tarihin bu
hızlı akış sürecinin dışında kalacaklar. Tutarlı bir stratejik planlama ile
uluslararası alanda kendisine gerçekçi bir rol biçen Türkiye, önümüzdeki on
yıllarda küresel gelişmeleri yönlendirebilecektir. Bunu yapmayan, statik
yaklaşanlar ve statükoyu korumaya çalışanlar hangi alanda olursa olsun tarihsel
akışın dışında kalacaklardır. Türkiye Avrupa ya da ABD merkezli bir düzenden,
küresel odaklı, güç merkezlerini çoğaltan, adil ancak muktedir bir düzenin
öncüsü olmak zorundadır. Dünyanın sorunları artık herkesi ilgilendiren ve
birbiri ile çok iç içe geçmiş vaziyettedir. Ve bu sorunların sadece savaş
yapmak suretiyle çözülebilmesi mümkün değildir. Silahlı kuvvetlerin bir
misyonunun da barışı korumak olduğu akıllardan çıkarılmamalıdır.
Bireysel olarak Türkiye’de yaşayan her vatandaşın da bu
erdemli güç ideali doğrultusunda demokratik, ekonomik ve siyasi reformların en
güçlü takipçisi olmak zorundadır. Demokrasi, bir ülkenin istikrar, refah ve
güvenliğinin en büyük teminatıdır. Gelişmiş bir demokrasi, anayasal düzen
içinde tüm kurum ve kuruluşlar bakımından fren ve denge sistemlerinin hâkim
olduğu, hukukun üstünlüğü ilkesi zemininde temel hak ve özgürlüklerin herkes
için kıskançlıkla korunduğu, adaletin gecikmeden tecelli ettiği bir düzendir.
Türkiye bu anlamda bir “yakalama” ve “öne geçme” fırsatı
elde etmiştir. Ülkemizin, değerlere dayalı ekseni ve 360 derecelik ufkuyla
bundan sonra da adil ve demokratik bir yeni küresel düzenin tesisi yönündeki
çabalarını aynı azim ve kararlılıkla devam etmesi elzemdir. Milletçe siyasi,
ekonomik, askerî, teknolojik, bilimsel ve kültürel alanda topyekûn bir
“yakalama” ve “öne geçme” mücadelesini kararlılıkla sürdürmemiz gerekmektedir.
