10 Aralık 2011 Cumartesi

İnsan Hakları Işığında Çok Kültürlü, Çok Etnikli, Çok Dinli Bir Toplum

10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü. İnsan haklarını doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine hem ülkemizde hem dünyanın her yerinde sorgulamaya devam ediyoruz. Birleşmiş Milletler Meclisi, İnsan Hakları Bildirgesini 10 Aralık 1948 tarihinde kabul etti. Türkiye'de İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'ne kabul oyu verdi. Ben ise konuya bu eksende farklı bir açıyla bakacağım. Zira hem ülkemizde hem de dünyada insan hakları ihlallerinin sonu gelmemektedir.

Tarihteki sayısız örneklerinde görüldüğü gibi toplumsal ve kültürel çeşitliliği, ulusal birlik ve uyum içinde yaşatabilen ülkelerin, her bakımdan tarih sahnesinde öne çıktığını, buna karşılık, değişik korkularla, toplumsal ve kültürel çeşitliliği ortadan kaldırmaya veya baskı altına almaya çalışan ülkelerin ise öncelikle beşeri zenginliklerini yitirdiklerini, bununla beraber ekonomik ve siyasi güç kaybına uğradıklarını hatırlatmakta fayda var.

Korkuyla, baskıyla halkları yönetmek devri de bitmek üzeredir. Devletin yegane varlık sebebinin, halkının meşru arzu, talep ve beklentilerini karşılamak olarak tanımlandığı bir anlayış ortaya çıkmıştır.

İşte modern devlet kavramının özünde de bu anlayış yatmaktadır. İnsanı bireysel ve toplumsal anlamda belirleyici öğesi olarak kabul eden ve özgürlükler alanının güvenlik dengesinde genişletilmesini düstur edinen bir yapı.

Aynı şekilde eşitlikçi, çoğulcu, katılımcı; bir başka deyişle gerçek anlamda demokratik bir sistem içinde hareket edilmesi de modern devletin en temel şart ve özelliklerinden biridir.

Modern devlet, insanoğlunun bir yandan haksızlığı, şiddeti, vahşeti ve güçlünün güçsüze tahakkümünü önlemek, diğer yandan toplumsal adaleti, barışı ve refahı sürdürülebilir kılmakla yükümlüdür.

Dünyamız için daha parlak bir gelecek, çağdaş medeniyetin siyasi projesi olan demokrasinin çok daha fazla sayıda ülke tarafından benimsenmesinde yatmaktadır.

Elbette her ülkeye uyan tek tip bir demokrasi kalıbı bulunmamaktadır. Ancak, insan hakları ve temel hürriyetlere saygı ile hukuku her şeyin üzerinde tutan bir tutumun benimsenmesi, demokrasi ve toplumsal çeşitlilikleri kucaklayan modern devlet olma yolunda atılacak temel adımlardır.

Bu eksende Doğu-Batı ayrımı da artık kalmamıştır. Günümüzde Batı’nın ırkçılık ve yabancı düşmanlığı gibi nükseden hastalıklarını tedavi etmek, Doğu’nun çoğu kez azgelişmişlikten kaynaklanan sorunlarıyla başa çıkmaktan daha çetin bir mücadele gerektirmektedir.

Ayrımcılıktan uzak durmak ve farklılıkları kucaklamak kaçınılmazdır. Kaldı ki kapsayıcılık demokratik toplumun olmazsa olmaz şartıdır. Farklılıklar dışlama, yok sayma ve kültürel bölünmenin bir mazereti değil; tam tersine demokratik zenginliğin bir göstergesi olarak alınmalıdır.

Bugün bu eksende kullanılan diplomasi ve siyaset dili çağımız gelişmelerine, sorunlarına ve açmazlarına cevap vermekte yetersiz kalmakta, hatta bazı durumlarda çatışmayı teşvik etmektedir. Bu dilin yeni, yapıcı, birleştirici, dinamik ve hoşgörülü bir lisanla değiştirilmesi gerekmektedir.

Kullandığımız dil, yapıcı da olabilir, yıkıcı da. Yunus Emre’nin de söylediği gibi; söz vardır savaşı bitirir, söz vardır bir insanının hayatını bitirir.

Tarih boyunca uygarlıkların beşiği olmuş ve yüzyıllar boyunca çok dinli, çok etnikli ve çok kültürlü imparatorluklara ev sahipliği yapmış Türkiye, toplumsal çeşitlilik konusunda engin bir tecrübeye sahiptir. Bu engin tecrübesini hem kendi iç sorunlarında hem de insanlık adına değerlendirebilme becerisini gösterebilmelidir.

Bu temenniyle “İnsan Hakları Gününüzü” kutlarım…

Fotoğraf: Eleanor Roosevelt and United Nations Universal Declaration of Human Rights -1949, Franklin D Roosevelt Library website

http://twitter.com/zekaikiran

5 Aralık 2011 Pazartesi

Taha Akyol'a Mektubum...

Hürriyet Gazetesi'ndeki köşesinde 05.12.2011 tarihinde Taha Akyol, "Senaryo 2014" başlığında bir yazı kaleme almış. Konuyla ilgili yazıyı buradan okuyabilirsiniz.
Ben de kendisine bir yazı yazdım ve gönderdim. Burada sizlerle de paylaşmak istedim. Tarihe de not düşmüş oluruz. Konuyla alakalı fikirlerimi Twitter'da 28 Kasım 2011'de paylaşmıştım takipçilerimle de. İşte Sayın Taha Akyol'a gönderdiğim yazım:

Taha Bey merhaba,

Yazınızı okuyunca bir katkı da ben sağlamak istedim. 28 Kasım’da Türk siyasetinde olası bir gelişmeyi de ben twitter üzerinden takipçilerimle paylaşmıştım. İzninizle o gün paylaştıklarımı tane tane sizinle de paylaşmak istiyorum:

Türkiye'de sağ ve sol siyasette devrim niteliğinde iki değişimin gerçekleşmesini bekliyorum. Biri doğal sürecinde, diğeri ise zorlamayla..

Sağ siyasetteki değişim iki partide gerçekleşecek ve doğal sürecinde olacak. Bu iki siyasi partiden birinde gerçek manada 'devrim' olacak!

Beklendiği üzere sağda adresin biri AK Parti! Bu süreçte iki isim; Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu'na özellikle dikkat etmenizi isterim.

Bu değişim Türk siyasetinde iktidar düzeyinde yeni bir parti modelini de beraberinde getirecek. Lokomotif değişmeyecek, makinist değişecek.

Sanılanın aksine Abdullah Gül geri dönmeyecek. Cumhurbaşkanlığı sonrası bir düşünce merkezi (Clinton Vakfı, Blair İnanç Vakfı vb. gibi) kuracak ve dünya siyasetinde o düzeyde etkisini sürdürecek. (Sanırım Türk siyasetinin en büyük eksiğini bu farkıyla giderecek Sayın Cumhurbaşkanımız)

Erdoğan, köşke çıkacak ve yetkileri arttırılacak ki halkın oylarıyla ilk turda seçilmiş bir isim olarak buna kimse ses de çıkaramayacak. Bu yüzden de teknik yönü kuvvetli yeni Başbakan’ın çok fazla eksiklikleri gözlere görünmeyecek.

Putin-Medvedev modelini bekleyenler hayal kırıklığı yaşayacak. Yerel yönetimler ekolünden gelen Erdoğan sonrası, teknik yönü de olan, hitabeti güçlü liderler dönemi yavaş yavaş başlayacak.

Ahmet Davutoğlu bu anlamda biçilmiş kaftan. Zaten derinden "Davutoğlu Rüyası"nın aşılandığını da biliyorum. AK Parti'de zihinler hazırlanıyor.

Gelelim ikinci devrime..

Esas devrimi MHP'de bekliyorum. Hem de ne devrim! AK Parti ile eş zamanlı olacak. MHP'nin başında 'Demir Bülbül' görmeye hazırlanın derim!

MHP'ye çok oy getirecek bu isim saygın bir hanımefendi! Meral Akşener.

Gelelim sola..

Solda da devrim olacak. Ama alışıldık türden bu. Maalesef 'Kumandan' devrimi değil, 'Kumanda' devrimi! Solda çözüm yine getirmeyecek!

Solun anahtarı ise sağda bir ismin elinde hala! Aklınıza ilk gelen değil merak etmeyin. Aslında sola bu fırsatı 2007'de verdi de o..

Süreçte başlamıştı, yolunda gidiyordu her şey. Lakin 'Kumanda' yine devreye girdi ve solda beklenmeyen bir gelişme yaşandı; Deniz Baykal skandalla gitti!

Solda devrim, 'Kumanda'nın pili bitmediği sürece gerçekleşmeyecek söyleyeyim! Anahtar da hala sağdaki 'Reis'te.

Sola işaret cümlem: ..

'Gülüm ne gezersin dikenler içinde' Anlayan anlayacaktır. 2014'den sonra 'Kumanda'nın pili bitecek, iyi haber bu!

Bütün bu süreci tek şey bozabilir ve ben bunu hiç istemiyorum! Konuyla alakalı diyeceğim; Allah Başbakan'a acil şifalar versin..

Evet, benim siyasi öngörüm de budur. Türkiye’nin geleceği adına da keşke böyle bir hal gerçekleşebilse. Özellikle MHP’deki devrimi çok arzuluyorum.

Sizlerin de aklına sağlık, kalemine kuvvet dilerim.

Selam ve saygılarımla,

NOT: Bu yazımdan herhangi bir partili olduğumu düşünmeyin. Tamamen öngörü.

http://twitter.com/zekaikiran

3 Aralık 2011 Cumartesi

Arap Baharı mı, Arap Kışı mı?

Bu hafta siyaset akademisinde bu sorunun cevabını aradık. Üç önemli konuğu ağırladığımız Siyaset Akademisi-3'ün ikinci haftasında, Dubai Zeyd Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. İbrahim Beyyumi Ganim, Japonya Başbakan Eski Başdanışmanı ve Tokyo Vakfı Başkanı Prof. Yoshiaki Sasaki ve Washington Enstitüsü Türkiye Programı Direktörü Dr. Gönül Tol.
İstanbul Aydın Üniversitesi Türkiye Araştırmaları Merkezi Başkanı Zeynep Banu Dalaman moderatörlüğünde “Kuzey Afrika Devrimleri: Arap Baharı mı, Arap Kışı mı?” sorusunun yanıtı bu üç önemli konukla arandı.
İlk konuşmacı Prof. Ganimi, çok enteresan bir insan. Ahmet Davutoğlu'nun eserlerini çevirmiş ve aynı zamanda iyi bir dostu. Bölgede de saygın bir entelektüel. GANIM konuşmasına Arap gençlerinin siyasi mekanizmada ki konumlarından bahsederek başladı. Son dönemlerde neredeyse tüm dünya gündemini meşgul eden ve tartışmalara konu olan Arap Baharı ve devrimlerinin konuşulduğu oturumda Prof. İbrahim Beyyumi GANIM, Arap gençlerinin siyasi mekanizmada nasıl bir yerde olduklarını, diktatör rejimlerle birlikte bu mekanizmadan nasıl uzaklaştıklarını ve bu devrimlerle neleri değiştirme gayretinde olduklarına değindi. Ardından bu devrimler sonrasında Arap milliyetçileri arasında gelişen görüşlerden bahsetti.
Prof. İbrahim Beyyumi Ganim'in konuşmasının detaylarına buradan ulaşabilirsiniz.
İkinci oturumda ise Prof. Yoshiaki Sasaki ile çok boyutlu bir değerlendirme yaptık konuya. Kendisi gerçek bir Türk dostu ve Türkiye'ye, Türklere çok görev düştüğünü ve üzerimize düşeni yapmamız için çok çalışmamız gerektiğini söyledi. Mesela en çarpıcı söylemi, Türklerin dünyadaki yeni ekonomik sistemi yaratabilme kapasitelerinin olduğu ve bunu tarihsel geçmişlerinde bulabileceklerini söylemesi oldu. Tam da bu söylemin üzerine Pelin Özkan'ın blogunda bir yazısını okudum. Ve oradaki gelecek ön görüleri ile Prof. Sasaki'nin bizden beklentisini örtüştürdüm. Neden olmasın ki? Prof. Sasaki'nin konuşmasına buradan ulaşabilirsiniz.
Akademinin son konuğu ise Amerika'da yaşayan ve genç, değerli bir akademisyen olan Dr. Gönül Tol oldu. Dr. Tol'un ismini ileri zamanda çok duyacağınızı şimdiden söyleyeyim. Umarım kısa bir zamanda Türkiye'ye döner ve bilimsel çalışmalarının yanında Türkiye'de siyaset yapma şansına da erişir. Dr. Gönül Tol, konuşmasına Ortadoğu ülkelerinin ilişkilerindeki tarihi geçmişe değinerek başladı. Ardından özellikle Türkiye’nin bölgedeki konumunu ve bölge devletleri bakımından ne denli önem arz ettiğinden bahsetti. Onun konuşmasına da buradan ulaşabilirsiniz.
Siyaset Akademisi-3'e hala kaydolma şansınız var bu arada. Onu gerçekleştirmek için de buradan alayım sizi.

21 Kasım 2011 Pazartesi

Siyaset Akademisi 3 "Türkiye Cevap Arıyor"

İstanbul Aydın Üniversitesi Türkiye Araştırmaları Merkezi olarak bu yıl 3.'sünü düzenleyeceğimiz Siyaset Akademisi programından size bahsetmek istiyorum. Geçtiğimiz yıl Türkiye'yi konuştuğumuz akademimizde bu sene Türkiye'nin çeşitli sorunlarının cevaplarını arıyoruz. Bu cevapları da birbirinden değerli ve birikimli konuklarımızdan yanıtlamalarını isteyeceğiz. Program dopdolu bir 13 haftayı kapsıyor.

25 Kasım 2011 – 24 Şubat 2012 tarihleri arasında sadece cuma günleri, saat 10:00-18:00 arası olmak üzere 13 hafta sürecek olan bu kapsamlı akademimizde Türkiye’nin öncelikli konuları her hafta alanında uzman isimler tarafından farklı noktalardan ele alınarak katılımcılarımızla paylaşılacak.

Bu sene 3.sü düzenlenen Siyaset Akademisi’nin teması “Türkiye Cevap Arıyor”

Bu tema ile işlenecek konu başlıkları şunlar:

Türkiye’de Siyasal Örgütlenme Şekilleri Değişti mi?, Kuzey Afrika Devrimleri;Arap Baharı mı, Arap Kışı mı? Türkiye Afetlere Hazır mı? Türkiye’de Nükleer Enerji, Deprem, Sel Tehlikesi STK’lar Türkiye’nin Neresinde? Türkiye AB Üyeliğine mi, Bölgesel Liderliğe mi Gidiyor? Türkiye Ekonomisi Nereye Gidiyor? Komşularla Sıfır Sorun Politikasıyla Azerbaycan-Ermenistan İle İlişkilerimiz Nereye Gidiyor? Ortadoğunun Şekillenmesinde Türkiye’nin Rolü Nedir? Türkiye Yeni Anayasaya Hazır mı? Yerel Yönetimlerde Çağdaş Yaklaşımlar Neler? Ergenekon, Deniz Feneri, Sporda Şike Kadın Hakları, Aile politikaları Kadınların İş Hayatında Rolü ve Girişimcilik Ne Durumda? Ortadoğu’nun Şekillenmesinde Türkiye’nin Rolü Nedir?

Proje Koordinatörleri:

Z. Banu DALAMAN – Türkiye Araştırmaları Merkezi Başkanı Prof. Dr. Hasan SAYGIN – İstanbul Aydın Üniversitesi Rektör Yardımcısı

Programa katılacak isimler ve kayıt hakkında bilgi almak için resmin üzerine tıklamanız yeterlidir.

http://twitter.com/zekaikiran

Deprem Bölgesindeki 300.000 Çocuğun Yaşamı Tehlike Altında

DEPREM BÖLGESİNDEKİ

300.000 ÇOCUĞUN YAŞAMI RİSK ALTINDA

VAN-ERCİŞ BÖLGESİ’NDEKİ ÇOCUKLARIN YAŞAMINI KORUMAK İÇİN

HERKESİ İVEDİLİKLE HAREKETE GEÇMEYE ÇAĞIRIYORUZ.

Van Erciş bölgesinde 23 Ekim’de meydana gelen 7.2 şiddetindeki depremin yıkımının ardından kış koşulları da bölgede yaşamı zorlaştırmaya devam ediyor. 2309 binanın yıkıldığı, 11847 binanın ağır hasarlı, 17923 binanın orta hasarlı olduğu bölgede süregiden 5 ve üzeri büyüklükteki artçı depremler sebebiyle bölge halkı yaşamını dışarda, edinebiliyorlarsa çadırlarda yoksa derme çatma barakalarda geçirmeye çalışıyor. Bir milyonu geçen bölge nüfusuna rağmen devlet tarafından kurulan çadırkent, mevlana kent, konteryner kentlerde barınan nüfusun toplamı yirmi bini geçmiyor.

Kar yağışının başlaması ile barınmaya ilişkin sorunlar had safaya ulaştı. İmkanı bulunanların yanında ve devlet olanakları ile bölgeden hızlı bir göç yaşanıyor. Ancak halen bölgede 600.000’den fazla insanın depremin ve kışın etkilerine maruz kalarak yaşamaya çalıştığı tahmin ediliyor.

Her zaman olduğu gibi bu afette de çocuklar öncelikle ve daha fazla zarar görüyor. Depremin etkilediği bölgede göçün ardından geride kalan 300.000 çocuk bulunduğu tahmin ediliyor. Yoğun kar yağışının başladığı 11 Kasım tarihi ardından -15 dereceleri bulan soğuk hava ile birlikte ilk üç günde 300 çocuğun zature teşhisi ile hastanalerde tedavi altına aldındığı bildiriliyor. Basına yansıyan bu rakamın çok daha ötesinde sayıda çocuğun soğuk kaynaklı hastalıklarla yüzyüze olduğu tahmin ediliyor. Şimdiye kadar resmi rakamlarla Erciş'in Çelebibağ Beldesinde 1 çocuk donarak, önceki gün ise Vanın Karpuzalan köyünde çadırda çıkan yangında 6 ve 12 yaşlarında iki çocuk yaşamını yitirdi, iki çocuk ağır yaralandı. Tedbir alınmadığı taktirde, çocuk ölümlerinin devam etmesinden endişe ediyoruz.

Türkiye 2011 yılında, 20 Kasım Çocuk hakları Günü’nü bu kara tablo ile karşılıyor. Bölgedeki 300.000 çocuğun yaşamı ciddi risk altında. Koordinasyondan uzak, dağınık, işlevsiz, mağduriyeti arttıran çalışmalar ve göstermelik önlemler ile deprem bölgesi dışındaki toplum kesimlerini ikna çabası bir yana bırakılıp durumun ciddiyetinin farkına varılmalıdır. Daha fazla gecikmeden çocukların yaşamını koruyacak etkin önlemler alınmalıdır.

Bu çerçevede:

- Her türlü iç ve dış olanaklar bir ön önce bu amaç doğrultusunda seferber edilmeli, bölge sivil toplumun, ulusal ve uluslararası yardım kurumlarının etkinliklerine açılmalıdır.

- Yardım dağıtımları düzenli olarak ve çadırkentlerde olmasalar dahi tüm ihtiyaç sahiplerini kapsayacak şekilde yapılmalıdır. İhtiyaç sahibinin yardıma değil yardımın ihtiyaç sahibine ulaştığı bir sisteme geçilmeldiir.

- Devlet bölge halkına tam olarak ulaşamamaktadır. Bölgede sosyal hizmet altyapısı yoktur. Çocukların durumunun tespiti ve yerinde destek verilebilmesi için sosyal hizmet altyapısı hızla kurulmalıdır. Bu hizmetin sağlanması için ulusal ve uluslararası sivil toplumdan gelen destek talepleri hızla değerlendirilmeli ve sonuçlandırılmalıdır.

- Sivil toplum örgütleri için işletilen “akreditasyon” sistemi bölgede çalışma konusunda izin almayı haftalara yayan bir bürokrasiye dönüşmüştür. Akreditasyon ile ilgili kalıcı muattap belirlenmeli ve süreç tüm sivil toplum kuruluşları için açık, adil ve hızlı bir şekilde işletilmelidir.

- Kızılay çadırları yerine biran önce kış koşullarına uygun konteynerler, pünomatik ve/veya prefabrik yapılar kurulmalıdır. Bu yapıların sayıları sembolik olmaktan çıkarılmalıdır.

- Çadırkentte yaşamak yardım almanın şartı olmaktan çıkarılmalıdır. Evlerinin bahçelerinde ya da civarında barınmak zorunda olan ailelere de koşulsuz, yerinde, geçici barınak, gıda ve sağlık desteği verilmelidir.

1995’ten bu yana BM Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin tarafı olan Türkiye sözleşmenin 6. Maddesinde belirtildiği üzere öncelikle çocukların yaşam hakkını korumakla yükümlüdür.

Bu yükümlülüğün ve bölgedeki durumun gereği tüm kamuoyunu, ulusal ve uluslararası tüm kurum ve kuruluşları İVEDİLİKLE, bölgedeki çocukların yaşamını korumak için harekete geçmeye çağırıyoruz.

Gündem: Çocuk! Çocuk Haklarını Tanıtma, Yaygınlaştırma, Uygulama ve Uygulamaları İzleme Derneği Tunalı Hilmi Caddesi No:54/8 Kavaklıdere/ ANKARA * Tel-Faks: 0312 437 76 41 www.gundemcocuk.org * info@gundemcocuk.org

*Gündem: Çocuk!, her çocuğun hak sahibi, eşit, özgür ve onurlu birer birey olarak, barış içerisinde, iyi ve mutlu bir yaşam sürmesi için çocukların yararına bütüncül bir dönüşümü ısrarla savunan bir sivil toplum örgütüdür. Çalışmalarını çocuk hakları alanında yaşanan sorunların temelindeki paradigmanın değişmesi, savunuculuk, ağ çalışmaları ve katılım programları altında, öncelikli çalışma arkadaşları olan çocuklarla birlikte sürdürür.

31 Ekim 2011 Pazartesi

Afili Yalnızlık

Sonsuz olanı arıyoruz hepimiz.. Herkes.. Sonsuz olmasını istediğimiz kadın ya da adam.. Onu bulmak onla olmak için her ilişkimize oymuş gibi bakıyoruz, emek veriyoruz, karşımızdakine güveniyoruz, hayaller kuruyoruz.. Sonra bir gün ne olduğunu anlamadan ya da anlamak istemeden bittiğine tanık oluyoruz acı acı..
Sonsuz olanı bulacağımıza olan inancımız gitgide azalıyor..
İlk başlarda yakın olduğumuzu düşündüğümüz sonsuzluktan hiç farkına varmadan uzaklaştığımızı birden fark ediyoruz..
Sonrası ise işte klasik, afili yalnızlık...

Gamze Karaman'a dair..

Bir süredir ha yazdım ha yazacağım derken bir dünya yazmam gereken şeyi yazmaya üşendim...
Kavuşmalar, ayrılıklar, afetler, şehit haberleri ile koca bir ekim ayı geride kaldı. Şimdi ise garip bir şekilde bir haber okudum. Yazasım geldi bu kızı...
Okumuşsunuzdur bir şekilde haberini; Arda Turan-Sinem Kobal ilişkisinin bitiş nedeni olarak Arda'nın cemiyetin güzel kızı Ceylan Çapa ile ilişkisi olduğuna dair haberler yazılmıştı. Nitekim asılsız bir haber olduğu da sonradan anlaşıldı. Her iki taraftan da yalanlama geldi. Benim ilgilendiğim ise olayın bu tarafı değil. Ceylan, bu asılsız haberin nedeni olarak çok yakın arkadaşı Gamze Karaman'ı gerekçe göstermiş.
Gamze Karaman'ı tescilli güzelliği ile bilirim sadece. Güzel bir kadın, ünlü birliktelikleri olmuş zaman zaman. Azıcık Google'dan bakayım dedim kıza, hakkında bir tanım yapmak için kararsız kaldım. Kız ya çok şanssız ya da çok şeytan. Ya birilerine çok güveniyor ya da güvendiklerini kaybetmek için elinden geleni yapıyor.
Kızın ajansı kim bilmiyorum ama imajını düzgün yönetemedikleri kesin! Yazık; zeki ve güzel bir kadın. Ama saçma sapan aşk hayatıyla arada kalan ilişkilerin başrol oyuncusu olmuş gitmiş. Birisiyle mayası tutmamış, öbürünü tanıyamamış, ötekiyle kavga dövüş hakaret diz boyu... Ceylan ile de takip edebildiğim kadarıyla aralarından su sızmayan bir arkadaşlıkları vardı. Kanımca bu kız iyi bir kız ama aklı başında bir adama ihtiyacı var onu çekip çevirecek. Bir yerlerdeki mutsuzluğunun acısını başka şeylerden çıkarır hali var.
Büyüklerinden ders alması gerek biraz. Ya magazin gülü olur gider ya da kariyerli bir model-tv yıldızı. Bkz: Tülin Şahin.
Ben neden bu kızı yazdım, üzerinde düşündüm? Politikacı kimliğimle çelişen bir yazı oldu bu biraz. Ama bu kız da garip bir şey var. Yazmak istedim... Dilerim bir an önce dostuyla da barışır.
Arda ile Sinem ayrıldı mı ki siz ayrılıyorsunuz? Hem Ceylan neden tepki gösterir ki böyle şeylere, alışsın bu tür haberlere... Güzel bir kız, bekar, herkesin gözü de üzerinde. En güzeli bu tür haberlere cevap bile vermemesi. İlgiden de memnun bir hali var. Ulaşılamayan, merak edilen kadın olması onu daha da çekici kılacaktır.
Cemiyetin birçok gencinde bu sorun var; iletişim yönetimleri ve kişisel markalarını yönetim düzeyleri sıfır!

23 Temmuz 2011 Cumartesi

AB'nin Türkiye'ye İhtiyacı Var

Bundan tam beş ay önce Usame bin Ladin hala hayattaydı, Mısır'da Hüsnü Mübarek dizginleri elinde sımsıkı tutuyor ve Zeynel Abidin bin Ali Tunus'u demir yumrukla yönetiyordu. Aradan geçen süre içinde halk ayaklanmaları ve siyasi değişimler, bölgenin tamamına yayıldı. Suriye ve Yemen'deki protestoların kanlı bir şekilde bastırılmasına, Suudi birliklerin Bahreyn'e girmesine ve Libya'da sürüp giden savaşa tanıklık ediyoruz. Bu Arap baharı nedeniyle Avrupa, geçtiğimiz aylarda ekseriya görmezden gelinen bir konuya yeniden dikkatini çevirmelidir: Türkiye'nin AB'ye tam üyeliğinin sağlayacağı avantajlar. Mevcut şartların ortaya çıkardığı muazzam fırsatlar karşısında, Türkiye'nin üyeliğinin AB'ye sağlayacağı avantajlar göz önünde tutulmalıdır.
Şimdi, Türkiye'de Recep Tayyip Erdoğan'ın yeniden Başbakan seçilmesi ve bu ayın sonunda Avrupa'nın stratejik değerini bilen Polonya'nın AB Dönem Başkanlığını devralması vesilesiyle, Türkiye ve AB için katılım müzakerelerinde yeni bir başlangıç yapma vakti gelmiştir. Türkiye'nin katılımının AB'ye sağlayacağı avantajlar, Avrupa için Arap baharı öncesinde de netti. Avrupa, tanımına göre kültürel açıdan çeşitlilik arz ediyor. Bu yüzden söz konusu çeşitlilik Avrupa'nın tercihidir. Eğer Avrupa bir müze olmayıp küresel bir aktör olacaksa, bunun için yeni perspektiflere ve Türk insanının enerjisine ihtiyaç vardır.
Avrupa bugün, Türkiye'nin katılım müzakerelerine davet edildiği 1999'da olduğundan daha büyük ve daha farklıdır. Ayrıca Avrupa aşağı yukarı, AB'nin genişlemesini dikkate alan Lizbon Sözleşmesi'nin nihayet imzalandığı o dönemde baş gösteren derin bir ekonomik krizin içindedir. O sözleşme planlandığı gibi 2005'te sahneye çıkmış olsaydı, 6 yıldan beri yürürlükte olacaktı ve krizin AB'nin ekonomi hesaplarında yol açtığı sıkıntılar -avro bölgesindeki son problemlerde açıkça görülmektedir- daha kolay aşılabilecekti.
Ancak Avrupa hep problemlerle karşılaşır, onları çözer ve kendi gelişimini sürdürür. Gerçi bugün bir Maliye Bakanlığımız yok ama buna benzer bir uygulamanın hayata geçirilmesinin arifesindeyiz. Aynı şekilde, Avrupa Merkez Bankası'nın mesela 1997'de tasavvur dahi edemeyeceğimiz yetkileri bugün mevcut. Türkiye'de 1999'dan bu yana hem ekonomik hem de politik açıdan dramatik bir değişim geçirdir ve bunun AB'ye katılım süreciyle de çok yakın alakası var. Gerçekten de AB'nin "yumuşak" çekim gücü olmasaydı bu değişim gerçekleşmezdi. Ekonomi alanında Türkiye bir G-20 ülkesi ve orada rolün çok etkili biçimde oynuyor. Politik açıdan Türkiye bir bölgesel öncü güce dönüştü, öyle ki ülke, bu rolü çok önemsiyor.
Parlamento seçimlerinden sonra ve yeni bir anayasanın kabul edilmesi öncesinde Türkiye tarihi bir çığı açacak ana doğru yaklaşıyor. Franco'nun ölümünün ardından, 1975-76 yıllarında İspanya Anayasası'nı kaleme alan komisyonda üyelik yaptım. Diktatörlükten demokrasiye doğru bir hareketin anlamını ve bir anayasanın uzlaşmayla hazırlanmasının ne kadar önemli olduğunu oradan biliyorum. AB ile Türkiye arasındaki ilişkiler, 1963'te bir birleşme anlaşmasıyla başladı. Artık katılım müzakerelerine geçildi ve tarımdan enerjiye, rekabetten çevreye, sosyal politika ve daha nicesine kadar 35 "faslın" açılması gerekiyor. Aslında biz daha fazlasını görmekten memnuniyet duyardık ama şu an 19 başlık açık. Ancak asıl sorun, henüz tek bir faslı kapatmış olmamız ve daha da vahimi, müzakerelerin yavaşlamış olmasıdır. Hakikaten de 2010'un ikinci yarısında hiçbir şey olmadı. Umarım bu yıl önemli ilerlemeler kaydedilir.
Türkiye ve Avrupa Birliği'nin birbirine ihtiyacı var. Türkiye'deki yabancı yatırımların yüzde 75'i AB kaynaklı. Türkiye ihracatının yaklaşık yarısını AB ülkelerine yapıyor ve yine Türkiye'deki turistlerin yarısı AB ülkelerinden geliyor. Aynı şekilde Avrupa'nın enerji güvenliği, Orta Asya ve Orta Doğu petrol ve doğal gazının taşınması alanında Türkiye'yle yapılacak iş birliğine bağlı.
Ama siyasi açıdan da birbirimize ihtiyacımız var. Türkiye'nin komşuları bizim komşularımız, Türkiye'nin sorunları bizim sorunlarımızdır. Türkiye'nin üye olması halinde güvenlik açısından önem arz eden stratejik avantajlar, Avrupa Birliği için çok çeşitli olacaktır ki, buna AB ile Türkiye'nin çok uzun zamandan bu yana üye olduğu NATO arasındaki ilişkilerden başlayabiliriz. AB'nin Akdeniz bölgesinde günümüzde yaşanan sorunlara bulaşmış olması da, Türkiye ile uyum içerisinde daha kolayca aşılabilir. Bosna Hersek'te kalıcı bir çözüme ulaşılması konusunda, AB ile Türkiye arasındaki iş birliği esasa ilişkin bir önem arz etmektedir.
Türkiye'deki siyasi yönetim, şartların çok katı olduğunu düşündüğü için 1999 yılında katılım adayı olmak istemiyordu. Ben de Türkiye'ye gittim, gece yarısı Başbakan Bülent Ecevit ile, ardından da Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ile görüştüm. İki gün sonra Ecevit, Türkiye'nin AB üyesi olma arzusunu resmen dile getirmek için Helsinki'ye gitti. Biz de, Türkiye'nin AB üyesi olacağını söyledik. Ben bu belgenin imzalanmasını destekledim ve bugün olsa aynı şeyi yine yapardım. Bu zor ve hesap edilemez ama yine de umut dolu zamanlarda, dünyanın Türkiye ile AB arasındaki iş birliğine ihtiyacı var. Bu durum, belirli bir sorun karşısında nasıl hareket etmek gerektiğine dair karar almak için arada sırada buluşmak anlamına geliyor. Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne alınması anlamına geliyor. Bu benim hayalimdir ve bunu gerçekleştirmek için mücadelemi sürdüreceğim.
JAVIER SOLANA - AB TEMSİLCİSİ (Der Standard - 14.06.2011)

22 Temmuz 2011 Cuma

Yeni "Büyük Oyun"

Afganistan, bölgesel güçlerin ve dünyanın süper güçlerinin her zaman iştahını kabartmış olan hammadde açısından zengin bir bölgede bulunuyor. Hindukuş'taki yeni "büyük oyun"un şimdiki baş aktörleri ise Çin ve ABD.
Afganistan'ın hammaddelerinin değer milyarlarca dolarla ifade ediliyor. Diğer Orta Asya ülkelerindeki enerji kaynaklarının değerinin ise daha da yüksek olduğu tahmin ediliyor. İran, Pakistan, Hindistan, Rusya ve özellikle de ABD şu ana kadar çok fazla el değmemiş olan bu pastadan pay almak istiyor. Çok sayıda uzman, Afganistan'da terörizmle mücadelenin yanı sıra bir hammadde savaşı da yaşandığı görüşünde. Berlin Hür Üniversitesi'nde siyasal bilimler alanından özel doçent olan Thomas Greven, hammaddelerin kullanım haklarının şu ana kadar yeterince düzenlenmediğini kaydetti. Greven, "En kötü senaryo durumunda yani çatışmalar yaşanması durumunda, hammaddelerin işletilmesiyle ilgili anlaşmalar yeterli olmayacaktır. Hammaddelere erişim, askeri üsler ve güvenlik politikası konusundaki işbirlikleriyle güvence altına alınmalıdır" dedi.
10 Yıllık Yarış
19'uncu yüzyılda Ruslar ve İngilizler, bölgede nüfuz sahibi olabilmek için büyük çaba gösterdiler. "Büyük Oyun" olarak adlandırılan bu oyun tahrip edici siyasi bir oyundu. Ancak şimdi Hindikuş'ta yeni bir "Büyük Oyun" başlamış gibi görünüyor. ABD ve Çin, en az on yıldır dünyanın hammadde kaynakları konusunda bir yarış içerisinde. İki ülke de enerji kaynaklarına erişimin, hangi ülkenin refah elde edeceği ya da refahı arttıracağı konusunda belirleyici olduğunu biliyor. Greven, Orta Asya'daki bu yeni büyük oyunun aynı zamanda 21'inci yüzyılda öne çıkanın Çin mi ABD mi olacağı yönünde de bir savaş olacağını kaydediyor: "Afganistan'da ya da Orta Asya'daki diğer ülkelerde hammadde bulunması ABD için kayıtsız kalınacak bir durum değil. Çin'in askeri harekatlara yani terörle mücadeleye katılmamasına da kayıtsız kalınmıyor ancak aynı zamanda bu şekilde bazı imtiyazlar güvence altına alınıyor."
Çin yönetimi yıllardır Afganistan ve diğer Orta Asya ülkelerinde yoğun bir satın alma politikası izliyor. Pekin örneğin, Washington'u öfkelendirse de Afganistan'ın doğusundaki en büyük bakır madeninin işletme haklarını elde etti. Bunun için 3 milyar dolar ödedi. Yakında ABD'nin Afganistan'da inşaa ettiği yollarda, hammadde yüklenmiş kamyonlar Çin'e doğru hareket halinde olacak. Pekin yönetimi, Afganistan'da ve bölgede siyasi açıdan süper güç olmak istediği iddialarını resmi olarak reddediyor. Ancak çoğu siyasi gözlemci, Çin'in en azından Asya'da hakim durumda olmayı hedeflediğine inanıyor. Friedrich Ebert Vakfı'nın Asya bölümü direktörü Jürgen Stetten, "Gerçeğin ortada bulunduğunu düşünüyorum. Çin kendisi istese bile artık jeopolitik açıdan bir oyuncu olmamanın üstesinden gelemez. Bu, Afganistan gibi ülkeler ve Afganistan'daki çatışma konusunda da geçerli" ifadelerini kullanıyor.
Pakistan'ın Stratejik Önemi
Öte yandan, Pakistan ile yakın olmak da Çin için büyük bir öneme sahip. Pekin, bir yandan İslamabad'ı bölgedeki en büyük rakibi Hindistan'a karşı sıkı bir müttefik olarak görüyor; diğer yandan da Pakistan'ın yardımıyla Afganistan'daki çıkarlarını özellikle Amerikan askerlerinin çekilmesinden sonra daha iyi yerine getirebileceğine inanıyor. Orta Asya'daki bu büyük oyundan kimin galip çıkacağı henüz belli değil. Ancak Asya uzmanı Stetten, sonunda durumun Afganistan için bir felakete dönüşebileceğini kaydediyor: "Çünkü, Taliban'ın geri dönmesi ya da bölgedeki büyük rakipler arasında -bu Çin olabilir, Hindistan ya da ABD olabilir- çatışmalar yaşanması, Afganistan'ı sürekli bir çatışma durumuna sürükler ve bu çatışmadan görülebilir bir zaman içerisinde çıkmak mümkün olmaz."
RTBIL SHAMEL (Alman Devlet Radyosu)

Twitter

Google+ Followers

Videolarım