28 Nisan 2011 Perşembe

Galatasaray aşkına…

Bu yazımda biraz daha özel ve farklı bir konuya değinmek istiyorum. Konum şimdilerde zor günler geçiren, kaotik bir yapı içindeki güzide kulübümüz Galatasaray. Ben de bu noktada bütün Galatasaraylıların vicdanına ve aklına seslenmek, duygularımı açık yüreklilikle paylaşmak istiyorum.
Galatasaray Spor Kulübü’nün gurur duyduğumuz geçmişi, sahip çıktığımız kültür ve geleneği, Galatasaray’ın en büyük gücüdür. Galatasaray, aradan geçen 106 yıl içerisinde 500 yıllık kültür ve geleneğin de mirasçısı olarak üstlendiği misyonu ve misyonunun heyecanını, bugün milyonlarca insanımızı ortak ederek devam ettirmektedir.

Evet, Galatasaray artık kendisinin kuruluş sınırlarını çoktan aşarak, Türkiye’nin ve dünyanın her yerinden farklı insanların gözbebeği ve kendileriyle aidiyet bağı kurdukları ortak payda olmuştur. Galatasaray ismini dünya sahnesine taşıyan, marka değerini artıran, yaygın sempati ve hayranlık ağını oluşturan da bu isimsiz milyonlarca sade Galatasaraylıdır.
Köklü bir gelenek üzerinde kurulan bir yapı, kitlelere mal olmuş bir kulüp, tüm dünyada tanınarak markalaşmış bir isim ve başarılarla dolu bir tarihe sırtını dayamanın sağladığı özgüvenle geleceğe yönelen bir camia… Bütün bunların bir özetini yaptığımızda karşımıza çıkan gerçeğin adı Galatasaray’dır, Galatasaraylılıktır.
Galatasaray tarihi bir kriz içerisinde. Tarihten ve bugünden kaynaklanan tüm bu sorunların çözümünün mümkün olduğuna inanıyorum.
Futboldaki başarısızlıkların, idari yöneticilerin düşmanlıklarının, göreve talip olanların çatışmacı anlayışlarının, ön yargıların, hoşgörüsüzlüğün Galatasaray’ımızın değişmez kaderi olmadığına inanıyorum.
Sevgiyi yüceltebileceğimize, saygıyı büyütebileceğimize, hoşgörüyü Galatasaray’ımızda yeniden egemen kılacağımıza inanıyorum.
Galatasaray’ın olumsuz akışını değiştirmenin elbette mümkün olduğuna, estirilen olumsuz rüzgârların değil sevgi, barış ve fair play ruhunun asıl olduğuna inanıyorum.
Bugün transfer politikalarındaki yanlışlıklar, kulüp tesislerindeki altyapıya verilmeyen önem, kulübün çığ gibi artan borçları, stadın geliri katma değer yaratım bakımından Avrupa’yla kıyaslanmayacak ölçüde geride.
Burada çok çarpıcı bir örnek vereyim; Avrupa’da ortalama bizim ayarımızdaki ülkelerde statlar koltuk başına ortalama 4 bin dolar civarında katma değer yaratırken bizde bu rakam yaklaşık 350 ila 400 dolar civarındadır. İşte bu da Avrupalının neden sporda ve finansal anlamda rekabette üstün bir güce sahip olduğunu ortaya koyuyor.
Bugün sadece Galatasaray’ımız değil hiçbir futbol kulübü kurumsal yönetimi tek anlamıyla, doğru anlamıyla uygulayan bir yapıda değiller ve başkanlık sistemi son derece güçlü.
Türkiye’de spor kulübü başkanlığı hâlâ çok önemli bir nüfuz oluşturma aracı. Ve bu nüfuz oluşturma aracını ne yazık ki bir takım fayda sağlayan -kâr diyemeyeceğim çünkü futbol hiçbir zaman kâr yaratmaz, sadece fayda sağlar- bir takım etkileri vardır, bu siyasi anlamda, iktisadi anlamda ve mali anlamda.
Ben bu eksende yeni bir anlayışın da hayata geçirilmesi taraftarıyım. “Taraftar = Müşteri”.
“Efendim, taraftar müşteri olur mu?” eleştirilerine cevabım ise; evet, kulüpler taraftarlarını müşteri olarak görecek ona daha fazla yatırım yapacak, daha güzel olanaklarda maç seyretme imkânı verecek. İşte, Türk Telekom Arena olunca; takım kötü gitmesine rağmen insanlar sadece stadı görmek, o keyfi yaşamak için orayı doldurabiliyor. Hizmet alan – hizmet veren ilişkisi kurumsallığı ve taraftar memnuniyetini yükseltecektir.
Ben bu noktada birkaç öneride bulunacağım tüm Galatasaraylı yöneticilere ve Galatasaraylılara.
Gelin Galatasaray aşkına, Galatasaray’ımıza hep beraber sahip çıkalım. Bu güzide camiada ortak bir kaderle, ortak bir istikbale doğru yol alıyoruz. Galatasaray’ımızın acil sorunlarına hep birlikte çözüm bulalım.
Gelin Galatasaray aşkına, finansal ve sportif başarısızlığa karşı beraber mücadele edelim.
Gelin Galatasaray aşkına, taraftarın sesine kulak verelim, bütün branşlarda kalıcı bir başarıya birlikte imza atalım. Galatasaray’ın mali ve sportif geleceğini güvenli ve aydınlık kılalım. Milyonlarca Galatasaraylıya büyük zaferlerin duygusunu yeniden yaşatalım.
Gelin Galatasaray aşkına, alt yapıyı yetiştiremeyen olmaktan çıkaralım. Alt yapıyı kalıcı bir Galatasaray sporcu yetiştirme yuvası haline getirmek için hep beraber gayret edelim.
Gelin Galatasaray aşkına, birbirimizi kırmaktan, Galatasaray geleneklerine yakışmayan tavırlardan, söylemlerden uzak duralım. Ali Sami Yen’lerin, Baba Gündüz’lerin, Metin Oktay’ların felsefesini yeniden ruhlarımızda tazeleyelim.
Gelin Galatasaray aşkına, bir futbolcu ile kürek sporcumuzu, bir voleybolcu ile yelken sporcumuzu, bir basketbolcu ile su topu sporcumuzu aynı değerde tutalım. Onlar arasında hiçbir ayrım göstermeden hepsine birden kucak açalım, başarıdan başarıya koşalım.
Gelin Galatasaray aşkına, ortak iyi’de buluşalım.
Gelin Galatasaray aşkına, daha aydınlık, mali açıdan daha başarılı, sportif başarılarıyla tüm dünyanın konuştuğu bir Galatasaray’ı canlandıralım. Artık çok iyi biliyoruz ki, taraftarın mutlu olmadığı, herkesin başarılarına hasret kaldığı, finansal ve yönetsel sorunlarla bedeni darağacında ruhu kıskaçta bir Galatasaray’dan herkes sorumludur, huzur içinde değildir.
Sorumluluk sahibi herkesi Galatasaray aşkına yeniden düşünmeye ve birlikte hareket etmeye davet ediyorum.

18 Nisan 2011 Pazartesi

Internette Siyaset

1980’li yılların gençliği, apolitik bir gençlik olarak görüldü, hatta biraz da suçlandı. Çünkü gençliğin siyasetten uzaklaştığı, davasını yitirdiği, ideallerinden koptuğu, dünyevi, magazinsel, konforuna düşkün bir karaktere büründüğü düşünülüyordu. Gençlik, fikirsizleştirilen, ideallerinden, hedeflerinden koparılan bir güruh olarak algılanıyordu. İdeolojiden ve siyasetten uzaklaşma bu yüzden bir eleştiri değil bir suçlama olarak yöneltiliyordu. Ama aslında gençlerin kendilerini gösterdikleri bir alan vardı: Internet! Lakin bunun anlaşılması güç oldu.

Modern devlet anlayışının temel unsurları olan “e-devlet”, “e-demokrasi”, “e-siyaset”, “ e-vatandaş” ve “e-kültür” gibi yeni kavramlar dünyada ABD, AB ve Asya’daki birkaç gelişmiş ülke dışında yeterince yaygın değildir. Son zamanlarda ise internetin çeşitli araçlarının yaygın kullanımına tanık olmaya başladık, bunların başında siyaset için kullanım gelmekte.

Internet, siyaset ve pazarlama ilişkisine yeni bir boyut kazandırarak, son yıllarda siyasi iletişim ve kampanyaların gerçekleştirildiği popüler bir yer haline gelmekte. Günümüzde siyaset pazarlamasının önemli bir aracı haline gelen internet, siyasi parti, aday ve liderler açısından seçmenlere ulaşmada, fikirlerin yayılmasında, destek, parasal kaynak sağlamada yeni fırsatlar sunarken; seçmenler açısından parti politikalarını öğrenmede, adaylara ulaşmada ve görüşlerini iletmede büyük olanaklar sağlayarak siyasi iletişim ve etkileşimi güçlendirmektedir.

2004 Amerika başkan adaylarından Howard Dean, destekçileri ve rakip siyaset stratejistleri tarafından “interneti yenilikçi bir şekilde kullanan kişi” olarak tanımlanmıştı. Başkan George Bush’un bile Dean’in bu başarılı çıkışı sonrası bir blog sayfasına sahip olması, blogların siyasetçiler üzerinde bile ne denli etkili olduğunun en iyi göstergesidir. Dean’in başarısızlığındaki en temel neden ise tamamen internet üzerinden kampanyasını yürütmesi ve geleneksel kampanya taktiklerini göz ardı etmesidir. 2004 Amerika Başkanlık seçimleri bloggingin siyasi iletişim ve liderlik açısından önemli bir rol oynadığı ilk yüksek etkiye sahip kampanyadır. 2008 Başkanlık seçimlerinde Obama’nın başarısı ise bu bütünsel yaklaşımın ne kadar başarılı bir sonuca ulaştırdığının ispatıdır.

Siyaset pazarlaması, siyasetçiler ve partilerce seçmen desteği elde etmek ve bu desteği sürdürmek için kullanılmıştır. Internetin siyaset pazarlamasında yer almasıyla siyasi parti, lider ve adaylara seçmenlere daha yakın olma fırsatı doğmuştur. Pazarlama ve iletişimde gücü kanıtlanan internetin etkin bir siyaset pazarlaması aracı olacağını söyleyebiliriz. Çünkü yeni medya araçları çok sayıda insanın/seçmenin toplandığı bir sanal topluluk yaratmaktadır. Böylece seçmenleri etkilemek, seçime katılımlarını, özellikle oy kullanabilecek genç seçmenlerin katılımını sağlamak kolaylaşmaktadır.

Bu bağlamda başarılı bir online siyaset pazarlaması yapılmak isteniyorsa gerek adayların gerek partilerin seçmenleriyle/izleyicileriyle etkili iletişim kurması açısından web sitesinin yanı sıra bir veya birden fazla “güncel” bloga ve popüler sosyal ağ sitelerinde bir hesaba sahip olması, video paylaşım sitelerine seçim propagandalarını yapan videolar yüklemeleri, seçmenlerin/izleyicilerin desteğini almada şeffaflık boyutunu sağlamaya özen gösterilmesi, birebir temaslar ve samimi itirafların seçmende/izleyicilerde olumlu izlenimler yaratacak olması nedeniyle onların yorum yapmasına izin verilmesi ve siyasete ilişkin konuların olduğu gibi aktarılması, yapılan her yoruma “olumlu ya da olumsuz” uygun, içten ve özellikle de “gerçekte olduğu” şekilde yanıt verilmesi, siyasi düşünceyi veya görüşü destekleyecek bloglara ya da sitelere link sağlanması, sadece yeni medya araçlarının değil, aynı zamanda geleneksel medya araçlarının dolayısıyla da geleneksel pazarlama ile internette pazarlamanın birlikte kullanılması gerektiği bilinmelidir.

Internet, siyasi parti tanıtım ve seçim kampanyaları açısından ekonomik, hızlı, 7/24 ve dünyanın her yerine ulaşma kolaylıkları sağlamaktadır. Ancak hedeflere ulaşmada, beklentilerin karşılanmasında internet kullanıcılarının doğru tanımlanması, demografik yapının iyi analiz edilmesi gerektiği unutulmamalıdır.

http://twitter.com/ZekaiKIRAN

**12 Punto için kaleme aldığım bu yazım daha önce http://www.12punto.com 'da yayınlanmıştır.

İsyanın Öncüsü Gençlik

Tarihte baskıyla, korkuyla ayakta kalmayı başaran hiçbir yönetim yoktur. Tarihin her döneminde er ya da geç insanlık onuru bütün zincirleri kırmış, bütün duvarları yıkmıştır... Halka gözünü, gönlünü veya kulağını kapatan yönetimler uzun ömürlü olamazlar. Devlet halk içindir, halkın iradesiyle, desteğiyle anlam kazanır. Bugün Mısır’da yaşananlar, Tunus’ta başlayıp, diğer Arap ülkelerine yayılan bir halk intifadasıdır. Mısır’da yaşananlar, Tunus intifadasının doğrudan bir sonucudur. Bu, Ortadoğu’daki tüm Arap rejimleri için tehlikeli bir tablodur.

Mısır’da da Tunus’ta olduğu gibi halkın fakir, sosyal yaşamın kötü, insan haklarının çiğnendiği, yönetimin diktatörün elinde olduğu, hapishanelerde işkencelerin uygulandığı Mübarek rejimine karşı halk ayaklanması oldu.

Ama bu ayaklanmayı önemli kılan çok daha önemli bir unsur var: Bu hareket, 6 Nisan Gençliği olarak isimlendiriliyor. Bu hareket, Tunus’taki halk intifadası üslubunu benimsedi. Ve bu intifadayı, Kahire sokaklarında gerçekleştirdiler.

İşte bu muhalif gençliğin, isyan öncüsü gençliğin istekleri belli. Öncelikle rejimin değişmesi, Hüsnü Mübarek’in gitmesi. Ulusal birlik hükümetinin kurularak, genel ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin gerçekleştirilmesi, anayasanın değiştirilmesi. Sosyal, ekonomik ve siyasi reformlar…

Gelin görün ki Mübarek, bu beklentilerin en basitine dahi karşılık vermedi. Mısır gençliği sadece hükümetin değil rejimin tamamen değişmesini istiyor, eğer değişmezse de gösterileri daha da artıracağını söylüyor. Tunus’ta başlayan ve Mısır’a uzanan bu büyük dalgayı durduracak adımlarda maalesef gelmemekte. Bu dalga Ürdün, Suriye gibi ülkelere de uzanabilir.

Muhalif gençlik, kapsamlı bir değişim istiyor. Mübarek’le alakalı olan her şeyi reddediyorlar. Mısır halkının iradesini yansıtacak özgür ve demokratik bir seçimin yapılmasını istiyorlar.

Mısır’da gençlik seküler eğilimli ve şu anki hareketler onların inisiyatifinde gelişti. Mısır’da şeriat ile yöneten bir Molla rejimi gerçekleşmez. Gençliğin derdi de sekülerlik ya da molla rejimi değil!

Onlar çok basit şeyler istiyor. Seçim mesela. Mısır’da özgür seçim istiyor. Mesela Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Mısır’da sevilmesinin birkaç nedeni var. İsrail’e kafa tutmasının yanı sıra, Arap dünyasında ve Ortadoğu’da izlediği dış politika, Arap dünyasını kapsayıcı olması Mısır’da büyük sempati yaratıyor. Ekonomiyi yönetimi de beğeniliyor, Türkiye’nin ekonomisini büyütüyor. Türkiye’de açlık yok. Dünyada ‘mutlak yoksulluk sınırı’ olarak kabul edilen kişi başına günde 1 dolardan azla yetinmek zorunda kalma hali, bir süre öncesine kadar Türkiye’de de görülen bir şeydi. Ama 2005’ten beri Türkiye’de mutlak yoksulluk sınırının altında kimse yaşamıyor. Günde 2 doların altında kazanan bireylere baktığımızda, 2002’de nüfusun yüzde 3.04’ü bu durumdayken bugün nüfusun yüzde 0.22’si seviyesine kadar gerilediğini görüyoruz.

En önemlisi, günde 4 doların altında kazanan bireyler. 2002 yılında nüfusumuzun yüzde 30’u yani sahiden yoksulmuş ama bugün günde 4 doların altında kazananlar nüfusun yüzde 4.35’ine kadar gerilemiş.

Evet, Türkiye’de hâlâ yoksullar yaşıyor ama yoksul sayısı da azalıyor. Mısır’da ise açlık var. Ekonomide büyüme yok. Umut yok. Erdoğan ise umut veriyor halkına. O yüzden de Ortadoğu ve Arap ülkelerinde seviliyor.

Dengeler, ekonomi şu bu diyoruz ama gelin görün ki `zamanın ruhu` hepsini silip süpürüyor. İşte; Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esad acil reformlardan bahsetti, Ürdün Kralı Abdullah hükümeti görevden aldı, Filistin Özerk Yönetimi Başkanı Mahmut Abbas serbest seçimler için düğmeye bastı. Niye? Çünkü sokaklar saray kapılarına dayanıyor.

Çağı anlayamayan, gençliğin dilinden konuşamayan “samimiyetsizlik kokan” hareketlerin devri kapanmıştır. İnternet neslinin çağı başlamıştır. Bunu anlayamayan siyasetçilerin de zamanın ruhundan kaçmaları mümkün olmayacak…

http://twitter.com/ZekaiKIRAN

**12 Punto için kaleme aldığım bu yazım daha önce http://www.12punto.com 'da yayınlanmıştır.

Twitter

Google+ Followers